7.7 depreminde kaç kişi öldü ?

Ilayda

New member
7.7 Depremi: Sayılar Soğuk, Gerçekler Ağır

Bir deprem olduğunda ilk gelen şey sarsıntı oluyor, ikinci gelen ise sessizlik. O birkaç saniyelik tuhaf boşluk… İnsan zihni ne olduğunu anlamaya çalışırken zaman garip şekilde uzuyor. Sonra haberler geliyor. Ekranlar doluyor. Telefonlar susmuyor. Birileri “iyi misiniz?” diye yazıyor, birileri “ulaşamıyoruz” diyor. Ve en acı soru yavaş yavaş ortaya çıkıyor: Kaç kişi öldü?

7.7 büyüklüğündeki deprem denince Türkiye’de insanların aklı doğrudan 6 Şubat 2023’e gidiyor. Çünkü bazı tarihler vardır, takvimde değil hafızada yaşar. O gece de öyleydi. İnsanlar uykudaydı. Kimisi alarm kurmuştu işe gitmek için, kimisi sabah sınavına hazırlanıyordu, kimisi de “yarın erken kalkarım artık” deyip telefonu bırakmıştı. Hayatın en sıradan anlarından biri, birkaç saniye içinde tarihin en büyük felaketlerinden birine dönüştü.

Resmî verilere göre Türkiye’de 50 binden fazla insan hayatını kaybetti. Yaralı sayısı yüz bini geçti. Sadece rakam gibi görünmesin diye tekrar düşünmek gerekiyor: Bir stadyum dolusu insan yok oldu. Bir şehir kadar insan sustu. İşin en sert tarafı da şu; bu sayıların her birinin adı vardı. Kahvaltı alışkanlığı vardı. Favori dizisi vardı. “Şu borcu kapatayım rahatlayacağım” dediği bir günü vardı.

Deprem dediğimiz şey biraz acımasız bir hatırlatıcı gibi. “Ben buradayım” diyor. Hem de öyle bir tonla söylüyor ki insanın bütün kibri dağılıyor. En lüks rezidansla en eski apartman aynı anda sallanıyor. Fay hattı tapu sormuyor. Ama sonra iş dönüp dolaşıp aynı yere geliyor: Kim sağlam yaptı, kim denetledi, kim göz yumdu?

İşte orada mizahın bile sesi biraz kısılıyor.

Çünkü toplum olarak ilginç bir refleksimiz var. Deprem olduktan sonra hepimiz kısa süreliğine inşaat mühendisi oluyoruz. Kolon konuşuyoruz, beton kalitesi tartışıyoruz, zemin etüdü analiz ediyoruz. Kahvede çayı karıştıran amca bile “orada radye temel lazımdı” diyor. Açık konuşalım, bazen haklı da çıkıyor. Çünkü yıllardır aynı filmi izliyoruz ve senaryo hiç değişmiyor.

Enkazın Altında Sadece Beton Yoktu

Deprem sonrası görüntülerde insanlar hep aynı cümleyi kuruyordu: “Her şey bir anda oldu.”

Aslında o kadar da “bir anda” olmadı. Bilim insanları yıllardır uyardı. Uzmanlar defalarca konuştu. Fay hatları haritalarda duruyordu. Yani deprem sürpriz değildi; sürpriz olan hâlâ hazırlıksız yakalanmamızdı.

Bir ülkenin en pahalı ihmali genelde görünmeyen ihmaldir. Çürük kolon ilk bakışta anlaşılmaz. Eksik demir gözle seçilmez. Ama deprem geldiğinde hepsi ortaya çıkar. Adeta doğa “şimdi kalite kontrol zamanı” der gibi davranır. Ve doğanın denetim firması pek toleranslı değildir.

İnsanların en çok öfkelendiği nokta da bu oldu zaten. Çünkü bazı binalar yan yatmışken hemen yanındaki bina dimdik duruyordu. Aynı deprem, aynı zemin, aynı gece… Demek ki mesele sadece kader değildi.

Tabii burada ince bir gerçek daha var. Deprem anında insanlar sadece binalarla değil, bilgi kirliliğiyle de mücadele etti. Sosyal medya tam anlamıyla bir curcunaya döndü. Bir yanda yardım çağrıları, diğer yanda doğrulanmamış haberler… Birisi “baraj patladı” yazıyor, öteki “yok öyle bir şey” diyor. O an insan şunu fark ediyor: İnternet çağında bilgi de enkaz altında kalabiliyor.

Ama yine de toplumun dayanışma refleksi çok güçlüydü. Belki eksikler vardı, belki koordinasyon sorunları yaşandı ama insanlar birbirine koştu. Kimisi arabasına battaniye doldurdu, kimisi evindeki fazla montları gönderdi, kimisi tek maaşıyla yardım yaptı. Bazen bir ülkeyi ayakta tutan şey kurumlar değil, insanların birbirine duyduğu vicdandır.

Deprem Sonrası Hayat: Saatler Devam Ediyor Ama İnsan Aynı Kalmıyor

Depremden kurtulan insanların anlattığı ortak bir duygu var: Ses.

Kimisi sessizliği unutamıyor, kimisi enkaz altından gelen sesi. Bazıları da iş makinelerinin o metalik gürültüsünü yıllarca zihninden atamıyor. Çünkü travma bazen görüntü değil, yankı bırakıyor.

İnsan psikolojisi garip çalışıyor. Büyük felaketlerden sonra en sıradan şeyler bile lüks gibi geliyor. Sağlam bir duvar görmek, tavandan ses gelmemesi, gece rahat uyuyabilmek… Bir anda “normal hayat” dünyanın en değerli şeyi oluveriyor.

Bir de şu gerçek var: Deprem sadece bina yıkmıyor. Düzen yıkıyor. Alışkanlık yıkıyor. İnsanların gelecek planlarını yerle bir ediyor. Üniversite hayali kuran genç başka şehre göçmek zorunda kalıyor. Yeni dükkân açan esnaf ertesi gün hiçbir şeyi kalmadan uyanıyor. Bir aile, bir fotoğraf albümüne dönüşebiliyor.

Böyle zamanlarda insanların mizaha yönelmesi bazen yanlış anlaşılıyor. Oysa hafif tebessüm, acıyı küçümsemek değildir. İnsan zihni bazen ayakta kalabilmek için küçük nefes aralıkları yaratır. Zaten en zor günlerde bile birilerinin çay dağıtıp “bizim apartman Wi-Fi çekmiyor ama bina da çekmiyor” diye espri yapmasının sebebi bu. İnsan tamamen karanlıkta kalırsa aklını koruyamaz.

Ama mizahın da bir çizgisi var. Acının önüne geçmeye başladığı an anlamını kaybeder. Çünkü burada konuşulan şey binlerce insanın hayatı.

Asıl Soru: Unutacak mıyız?

Türkiye’de depremlerden sonra hep aynı döngü yaşanıyor. İlk günlerde büyük bir farkındalık oluşuyor. Herkes deprem çantası konuşuyor. Toplanma alanları araştırılıyor. Kolon kesen müteahhitlere öfke yağıyor. Sonra aylar geçiyor. Gündem değişiyor. Hayat normale dönmeye çalışıyor. Ve maalesef hafıza da yavaş yavaş geri çekiliyor.

Oysa deprem unutulunca değil, hazırlık unutulunca öldürüyor.

Japonya’nın depremle ilişkisi başka, bizimki başka. Onlar depremi hayatın parçası kabul etmiş durumda. Biz ise hâlâ biraz “bize bir şey olmaz” psikolojisiyle hareket ediyoruz. Halbuki fay hattı iyimserlikten etkilenmiyor.

İşin trajikomik tarafı şu: İnsanlar araba alırken kırk video izliyor, telefon seçerken üç gün yorum okuyor ama oturduğu binanın dayanıklılığını çoğu zaman hiç sorgulamıyor. Oysa insanın en pahalı eşyası arabası değil, içinde uyuduğu binadır.

6 Şubat depremi Türkiye’ye çok ağır bir bedel ödetti. Sadece can kaybı değil, psikolojik ve ekonomik olarak da derin bir yara açtı. Ama belki de en önemli soru şu: Bu kadar büyük bir acıdan gerçekten ders çıkarabilecek miyiz?

Çünkü mesele sadece kaç kişinin öldüğü değil. Mesele, bundan sonra kaç kişinin yaşamaya devam edebileceği.

Ve galiba bütün hikâye tam burada düğümleniyor.
 
Üst